2-Hazırlık aşamasının(1980-1983) ardından katliamın başlaması ve 1986 ya kadar geçen dönem.
1980 darbesiyle Türkiye'deki tüm kargaşanın bastırılmasıyla aslında PKK'nın işine gelen bir süreç içine de girilmiş oldu. Ülkemizde gerçekleşen ihtilalin terör eylem sahasına engel teşkil etmesiyle birlikte APO'nun 1979 yılında geçtiği Lübnan'ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi'ne yerleşmesi ve ezeli rakiplerimizden Suriye'nin de bu durumu desteklemesi terör örgütü için bulunmaz bir kamp ortamı idi. Nitekim Öcalan bu dönemin önemini yazdığı anılarında da belirtmişti. Organizasyon, yeni misyonlar yüklenerek buna uygun stratejiler geliştiriyordu. Tabii bu stratejiler için kullanacağı militanların eğitimini; Türkiye sınırları dışından, destekçi ülkelerinin gözetiminde çok rahat ve başarılı biçimde verebiliyordu. Öyle ki 1984 yılına gelinmesiyle beraber ülkemiz ciddi manada katliamı görüyor, yaşıyor ve izliyor hale gelecekti.
1984 yılında kendisini bir başka solcu lider "Mao" ile özdeşleştiren Abdullah Öcalan (Halk Devrimi İdeolojisi) Güneydoğu da terör faaliyetlerini hızlı biçimde başlattı. Unutmadan söylemeliyim ki, PKK'nın kullandığı savaş stratejileri de dönem dönem değişiklikler göstermiştir.
Örneğin; 1984-89 arasında savunmada durarak taktik savaşı veren örgütün esas niyeti asker ve tüm güvenlik güçlerimizi yıpratmak iken 1989 yılından sonra siyasi anlamda da tam anlamı ile savaşa girmiş, saha savaşında ise daha hareketli taktikler kullanmıştır.
Tekrar 1984 lere dönerken, bunun da öncesinde Öcalan'ın örgütünün özellikle Filistin'e ait gerilla ordusu tarafından yetiştirilip öğrendiklerini Güneydoğu kırsallarında uygulamaya koyduğunun altını çizmek gerekir. Ne var ki Öcalan ve PKK bu dönemde istediği başarıya ulaşamamıştır. Önemli ölçüde militan kaybına uğramalarının sayısal ve moral tablosu verdikleri zarardan ve şehitlerimizden daha büyük ölçüde gerçekleşmiştir.
Açıkçası bunun altında yatan temel sebep, militanların büyük çoğunluğunun yabancı uyruklu olması ve savaşılan yöreyi tanımamalarıdır. Yani Güneydoğu bölgemizin halkından yeterli desteği göremediği net bir şekilde ortadadır. (Bu durumu bir önceki yazımda da "bazı" köylülerin yeni arayışları kelimeleri ile ifade edip her Kürt kökenli vatandaşımızın PKK'ya destekçi olmadığını belirtmek istemiştim). Zaten sağduyu sahibi bir insanın ekonomik,sosyal,ekolojik gibi tüm şartlar ne kadar kötü olursa olsun, etnik kökeni farketmeksizin vatandaşı olduğu bir ülke aleyhine çalışıp devletten elde edemediği refahı, yasa dışı bir örgütün faaliyetlerine destek vererek yakalamaya çalışması mümkün değildir.Öcalan ortaya çıkan manzaradan kendince dersler çıkartarak(!) bölgedeki köylerimize baskınlar ile kendi halkı olarak gördüğü köylüleri katletme yöntemi kullanmaya başladı ve akıl almaz üsünlükteki silahları ile büyük vahşetlere imza attı. Bu şekilde bölge halkının azımsanamayacak kısmı, PKK'nın bu yıldırma taktiği ile gönülsüz de olsa PKK'ya destek verir oldu.Diğer azımsanamayacak kısmın da çoğunluğu göçe mecbur hale geldi. İşte zorbalık ardından gelen vahşet, PKK militan gruplarına bir ölçüde Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşların da bir bölümünü katabilmiş oldu. Şüphesiz bu sonuç örgütün gücünü fazlasıyla arttırdı.
Bu durum bölgede savaşan ülkemiz askerlerinin işini iyice zora soktu. Çünkü karşılarında ne tam bir ordu ne de tam bir hedef bulunuyordu. Kimin kimden olduğu belli olmayan bir ortamda dağlarda saklambaç oyanayan dağınık peşmergeler ile savaşmak hiç şüphesiz Kurtuluş Savaşı'nda imkansızlıklar altında onca cephede savaş vermekten bile ağırdı.
1986'da bir çıkış yolu ya da çözüm olarak düşünülen ve Yasa'ya "Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur" şekli ile geçen "Korucululuk Sistemi" ortaya çıkarıldı. Bu yol ile yöredeki köylerimizde bulunan sivil halkın bir kısmı gönüllü olarak devlet eli ile silahlandırılmış oldu, akabinde bölge halkı tam anlamıyla ikiye bölündü. Önceden sıkıntı içinde bulunan yöre halkının bir kısmı sonradan, Korucular haline gelerek T.C dostu olarak Türk askerinin yanında duruş sergilemelerinin yanı sıra bir anlamda maaşlı ve istihdam edilmiş konumda vasıflı elemanlar haline dönüşmüş oldu.( Bu [nitelik sağlama] Sistemin kuruluş amacı içeriğinin yalnızca köyleri terörden korumak olmadığının göstergesi de olabilir). Koruculuk sisteminin iyi niyetle kurulduğundan emin olmakla birlikte yöre halkında, ya T.C'de Koruculuk ya PKK'da Militanlık ikilemi oluşturabilme ihtimalini de vurgulamak isterim. Korucuların faydalarını ve zararlarını yine yazı dizimin ileriki safhalarında inceleyeceğim.
Yazdıklarımı toparlamak gerekirse, PKK'nın 1980 sonrası girdiği kamplaşma süreci ve sonrasında güneydoğu halkını militan olmaya zorlayıcı eylemleri Öcalan'ın yalnızca propogandalar ile yeterli destek bulamadığının göstergesidir. 1980-1986 dönemi Türkiye açısından, PKK'yı farklı açılardan tanıma (ideolojik&eylemsel) imkanı sağlamış ve dış destekçilerinin kim olduğu konusunda en azından bir kaç ülkeden (Lübnan,Suriye,Filistin) tam anlamı ile emin olma şansını doğurmuştur.
(devam edecek)